TARİH BLOĞU
Bu Günlere Nasıl Geldiğimizin Kanıtları…
Bu Günlere Nasıl Geldiğimizin Kanıtları…
Ara 8th
Batı emperyalizminin bugün Ortadoğu için tasarladığı Büyük Ortadoğu Projesi Birinci Dünya Savaşı başlamadan bir asır evvel Şark Meselesi adı altında işlenmiş, kendi halinde düşünen, üreten, başka milletleri huzursuz etmeden yaşayan masum halkları devletinden, yerinden yurdundan ve en fenası canından etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı Hikayeleri, topraklarının her bir köşesi adeta öldürücü bir mikropla mücadele eden Osmanlı Devleti’nin 1914-1918 yıllarına rastlayan hüzünlü hikayeleridir. Bu hikayeler, birçok cephede tek karış toprak için can verip can almanın hikayeleridir. Harp; Lübnan, Beyrut, Filistin, Suriye, Irak, Hicaz, Mısır, Yemen, Kafkasya, Galiçya ve Romanya’ya ve vefakar Türk askerlerinin kabirlerini emanet edecek, tarih, bu günlerden sonra bilhassa Ortadoğu’yu gün yüzü göstermeyecektir…
Kas 29th

Nürnberg’te yaşayan Alman uyruklu tıp doktoru Hartmann Schedel (1440-1514) geniş kültürel birikime sahip biriydi. 12 Temmuz 1493′te yayımladığı Liber Chronicarum (Günlükler Kitabı) adı verilen eser, aynı yıl 23 Aralık’ta Almanca olarak basıldı. O dönemde kitaplara isim vermek yaygın bir uygulama değildi. Latince baskısının indeks sayfasında yer alan “Günlükler Kitabı” ifadesinden dolayı kitap bu isimle anıldı. Basıldığı şehre ithafen kullanılan Nuremberg Chronicle (Nuremberg Günlüğü) adı da yaygındır. Almancası ise yazarı Schedel’in anısına, Die Scbedefsche Weftchronik’tir (Schedel’in Dünya Tarihi) .
Kitapta yer alan 1809 ilüstrasyon için 645 tahta kalıptan yararlanılmış; çizimler basıldıktan sonra elle renklendirilmiş. çoğu hayal mahsulü olan bu çizimlerde, örneğin İznik, Almanya’daki Mainz kentiyle neredeyse aynı betimlenmiş . Metinler ortaçağda yaygın olan rivayetleri, batıl inançları ve tarihi olaylara bakış açısını yansıtması bakımından da ilginçtir.
Bu nadir kitapta İstanbul’a ait üç resim var. Çift sayfaya açılan kent ilüstrasyonunun, İstanbul’un ilk basılı resmi olduğu kabul ediliyor. Surların üzerindeki asalet armaları Bizans imparatorlarına ait. Dikkatle bakıldığında Haliç girişini koruyan bir değil iki zincir görülüyor. Resimde “Dom. Mag Turci” olarak belirlenen yer ise, Topkapı’dan önce kullanılan Osmanlı Sarayı’nı belirtiyor. Ön plandaki yelkenli gemi de orijinaline tamamen sadık bir prototiptir ve gemicilik tarihine konu olmuştur.
Kas 24th
Harem hakkında iki dogma vardır, Bunlardan birine göre harem, lcibus dolu bir hapishaneydi. Buraya kapatılanlar, sevgileri, sevecenlikleri değil; korku, kin, kıskançlık duyguları baskın genç köle kadınlardı. Yaralı yürekleri aile, yurt özlemiyle doluydu. Haremde en yüksek konuma ulaşabilmek tek ihtiraslarıydı. Karşı görüşe göreyse, harem kadınlar için bir sığınaktı. Burada üst düzeyeğitimden geçiriliyorlar; çok iyi bakılıyorlar; kişi lik, statü sahibi oluyorlardı.
Harem hakkında iki dogma vardır, Bunlardan birine göre harem, lcibus dolu bir hapishaneydi. Buraya kapatılanlar, sevgileri, sevecenlikleri değil; korku, kin, kıskançlık duyguları baskın genç köle kadınlardı. Yaralı yürekleri aile, yurt özlemiyle doluydu. Haremde en yüksek konuma ulaşabilmek tek ihtiraslarıydı. Karşı görüşe göreyse, harem kadınlar için bir sığınaktı. Burada üst düzeyeğitimden geçiriliyorlar; çok iyi bakılıyorlar; kişi lik, statü sahibi oluyorlardı.
Osmanoğullarının ataları Osman, Orhan, Murat, Bayezid, Çelebi Mehmet, II. Murat’ın harem yaşantıları tamamen meçhulken, bunların eşleri ve kızlarının siyasal, toplumsal olaylarda rol aldıkları bilinen bir gerçektir. Özellikle ük üçünün hareminde köle yoktu. Bizanslı saraylı kadınlarla normal evlilikler yapmışlardı. Mesela Orhan Bey, üçü de Bizans soylusu olan eşlerinin dinini bile değiş tirtmemişti.
Soylu kadınlarla evlenme geleneği Fatih’ten sonra tarihe karıştı. Bundan böyle padişah eşi olacaklar, henüz çocukken seçiliyor, ailesinden yurdundan para karşılığı ya da zorla alınarak harerne getiriliyorlardı. Burada uzun ve zorlu bir eğitimle dinleri, dilleri ve nihayet isimleri değiştiriliyor, onlara Destizer, Dilnigar, Afitab, Dilaşub, Mihrişah gibi isimler takılıyordu.
Kas 24th
İsrail, 1948′den bu yana hep askeri hedefleri vurduğunu iddia etti. Durum hiç de böyle değildi, ama bu gerçek bir türlü hakim hale gelemedi.
İsrail’in sivillere saldırılarının bir özetini Amerikalı Yahudi tarihçi Norrnan G. Finkelstein’ın Beyand Chufzpah kitabından aktarıyoruz.
Henüz 1920-48 arasındaki Britanya mandası sırasında bile siyasi yelpazedeki tüm Siyonist hareketler sivilleri hedef aldı ve İsrail de, kuruluşundan sonra, Arap köylerini kasabalarını ve şehirlerini ayırım gözetmeksizin bombaladı. Tarihçi Anita Shapira’ya göre, İşçi Partisi Siyonizıni de, sağcı fraksiyonlar da, temel olarak, Araplara karşı güç kullanmakta mutabıktı. 1936-39 Arap İsyanında, İrgun (Siyonist Milis Gücü) “dizginlenemez şekilde terör kullanmakla”; “yaşlıları, kadınları ve çocuklan ayrım gözetmeksizin topluca öldürmekle”; “bazıları tamamen masum olduğu halde muhbir olduğundan şüphelenilen” Yahudileri infaz etmekle; ve benzerleriyle meşguldü. İşçi Partisi Siyonizminin şiddete yaklaşımı İrgun’dan daha medeni” olmakla birlikte, “birçok bakımdan farklı değildi”. Siyonist güçler, 1948 savaşında olduğu gibi, sonraki sınır savaşlarında da sivillere karşı sayısız hunharlık sergiledi. 1956′da İsrail Mısır’a saldırdı ve Sina ile Gazze Şeridi’ni işgal etti. Tarihçi Benny Morris şunları yazıyor: “Birçok Fedayeen (Filistin Milis Gücü) ve tahminen 4000 Mısırlı ve Filistinli asker Gazze Şeridi’nde kıstırıldı ve İsrail Ordusu (IDF), İsrail İç İstihbaratı (GSS) ve polis tarafindan sarıldı. Fedayilerden onlarcası yargılanmadan infaz edildi.
Bazıları muhtemelen işgal sonrasında IDF birliklerinin yaptığı iki katliamda öldürüldü. Han Yunus’un ele geçirildiği gün, IDF birlikleri yüzlerce Filistinli mülteciyi ve şehir sakinini öldürdü. Refah’ta, İsrail birlikleri 48 ila 100 mülteciyi ve bazı şehir sakinlerini katletti. 66 Filistinli, muhtemelen fedayi, infaz edildi. Birleşmiş Milletler, Gazze Şeri di işgalinin ilk üç haftasında İsrail birliklerinin tahminen 447 ila 550 Arap sivili öldürdüğünü açıkladı.
Kas 19th
Doç. Dr. Said ÖZTÜRK
Çağdaş dünyamızda en ideal bir yönetim biçimi telakki edilen demokrasi, farklı anlayış, kültür ve yapılara müsamaha ve tahammül gösteren, örgütlenme hakkı veren bir sistem olarak görülmektedir. Müsamaha demokrasinin temel bir esasıdır. Zira müsamahanın olmadığı yerde demokrasilerden bahsetmek mümkün değildir.
Osmanlı yönetim anlayışı çağdaş demokrasilerin temel bir esas olarak belirlediği müsamahanın tüm sınırlarını zorlayacak bir yönetim anlayışını tesis etmişlerdir. Bu anlayış salt Osmanlı yönetim geleneğinin bir ürünü olmaktan çok İslâm’ın belirlediği ilkelerden kaynaklanmakta ve hicri birinci asırdaki uygulamalara dayanmaktadır. Zira Osmanlı hoşgörüsünün temelinde gönülden bağlı oldukları dinin böyle bir davranış biçimini emretmesi geliyordu.
Kur’anın bu konuda getirdiği ilkeler din ve vicdan hürriyetini esas tutmakta ve zor kullanarak insanları kendi şemsiyesi altında toplamayı kabul etmemektedir; “Dinde zorlama yoktur”, Bakara suresi 256. “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde inanmaları için insanları zorlayacakmısın”. Yunus Suresi 99. Hz. Peygamber’in uygulamaları da bütün insanların Allah’a iman etmelerini arzu ettiği halde hoşgörü esası üzerine kurulmuştur; Medine sözleşmesinin 25. Maddesinde “Yahudilerin dinleri kendilerine, Mü’minlerin dinleri kendilerinedir”. Necran Hristiyanları ile yapılan sözleşmede de; “Onların mallarına, canlarına, dini hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine, az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şâmil olmak üzere, Allah’ın himayesi ve Resulullah Muhammed’in zimmet’i Necranlı’lar ve onlara bağlı etraftakiler üzerine bir haktır. Hiç bir piskopos kendi dini vazife mahalli dışına, hiç bir papaz kendi papazlık vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiç bir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir”. Hz. Peygamber’in Necranlı’lara gönderdiği bir diğer mektub şöyledi; “… Ne olursa olsun, az olsun çok olsun, ellerinde ne bulunduruyorlarsa kiliseleri ve manastırları kendilerine aittir. Allah’ın ve Resulunün zimmeti onlar üzerinedir. Hiç bir piskopos, piskoposluk vazifesini gördüğü yerden, hiç bir rahip kendi manastırından ve hiç bir papaz kendi kilisesinden alınıp bir başka yere gönderilmeyecektir. Onların ne hak ve hukuku ve ne de onların alışageldikleri hiç bir şey bir değişikliğe tabi tutulacaktır. Onlar samimiyetle hareket edip, üzerlerine düşen vazifeleri hakkıyla ifa ettikleri müddetçe, Allah’ın ve Resulunün zimmeti bunlar üzerine olacaktır. onlar ne bir zulme uğrayacaklar ve ne de kendileri başkalarına zulmedeceklerdir”.
Kas 19th
İmparatorluğun hazinesi içerisinde harem sakinlerine ayrılan maaşlar (mevacib) kurumun kendi içerisindeki hiyerarşiyi ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir. Yine de alınan bu maaş kişilerin bütün servetinin göstergesi olmasa bulundu konumun önemini vurgulamaktaydı.
Harc-ı Hassa defterleri incelendiğinde kaşımıza üç kısımdan oluşan bir tablo çıkmaktadır. İlk grup valide sultan, haseki sultan ,padişah kızları ve şehzadelerden oluşan yani sultan lakabını taşıyan elit ve en üst kısımdır. Daha sonra ise kurumun en önemli görevlilerinden biri olan baş kethüda ve padişahın süt annesi olan daye hatun gelmektedir. En alt kısım ise en kalabalık bölümü oluşturan hizmetçi kadrosunu oluşturmaktadır.
Verasette dahil olmak üzere harem kurumu içerisindeki her türlü düzenleme ve idari işlerden sorumlu olan valide sultanın tartışmasız konumunu aldığı maaşla da kendini belli etmektedir. Hürrem Sultan’dan sonra haremi yöneten ilk valide sultan olan Nurbanu’nun günlük 2000 akçelik bir maaşı bulunmaktadır.
Safiye Sultan’nın maaşı ise oğlu III. Mehmet tarafından günlük 3000 akçeye çıkartılmasıysa tahta çıkmasından bir buçuk yıl sonraya yani Eğri seferi için İstanbul’dan yola çıkılmasının hemen öncesine rastlar.Bu yükseltme hiç şüphesiz padişahın yokluğunda kendisine verilen otoritenin işaretidir. Sefer dönüşündeyse maaşın eski haline çevrilmediği görülür.
III.Mehmet’in ölümünden sonra eski saraya çekilen Safiye Sultan yine günlük 3000 akçe maaş almaya devam etmiştir. O sırada tahtta olan 1. Ahmet’in annesi ise 1000 akçe maaş almaktaydı. Bunun nedeni olarak da babasının her konuda annesinin gölgesinde kalmasını eleştiren padişahın makamın gücü ve otoritesini sınırlandırmak için böyle bir harekette bulunmuştur.
Kas 6th
Prof. Dr. Y. İzzettin Barış
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında 60 milyon insanı erkenden öldüren ve Asrın vebası olarak bilinen tütün alışkanlığının sadece 2020 yılında da öldüreceği insan sayısının % 70.i gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 10 milyon kişiyi yok edecektir. 1974-76 yıllarında gelişmekte olan ülkeler, global tütün tüketiminin % 49.una sahipken tütün endüstrisinin gayreti ile bu oran 2000 yılında % 71.ulaşmıştır.
Tütün tarımının Milattan Önce (M.Ö) 6000 yılında Amerika kıtasında başladığı ve bu tarihten 4,500 yıl sonra Orta Amerika’da yaşayan, Mayalar’ın tütün kullanıldığı tarih kitaplarına geçmiştir. Yerliler önceleri kuru tütün yapraklarını sararak veya ufalayarak ilkel pipolarda kullanmaktaydı. Bazıları ise tütünden yapılmış sakızları çiğnedikleri, tütün tozlarını derilerine sürdükleri veya lavman gibi kullandıkları anlaşılmaktadır. Sonraları tütün üretimi ve kullanımı Kuzeyde Kızıl deriler, güneyde de İnkalar tarafından benimsenmiştir.
Avrupalılar tütünü 1492 yılında Küba’ya ayak basan Christopher Columbus sayesinde öğrenmişlerdir. Aslında Columbos’un amacı yeri kıtada altın bulmaktı. Küba adasındaki yerlilerin dini törenlerde ve şölenlerde keyifle tütün içmekteydi. Avrupa’dan gelen denizcilere de ikram ettikleri bu nesneyi Tobacos olarak tanıtmışlardır. Bugün Karayip denizindeki tütün yetiştiren adalardan birisi de Tobaco adası olarak isimlendirilmiştir. Tütün kullanmanın ilk zararını Columbos’un Avrupa’ya dönüşünde Rodrigo de Jerez isimli denizci görmüştür. Jerez içtiği sigaranın dumanlarını burnundan çıkardığında, onu seyredenler, “Bu adamın içinde şeytan var” diyerek kiliseyi şikayet ederek cezalandırmasını sebep olmuşlardır!
Eki 30th
Ahmet AKDENİZ
Klasik çağında bir cihan devleti haline gelmiş olan Osmanlı, topraklarının genişliği nedeniyle yönetimde çeşitli idari taksimatlar gerçekleştirmiştir. Osmanlı Devleti’nin merkezi olan İstanbul’daki idari yapılanmasına “merkez teşkilatı”, buranın dışındaki teşkilat yapısına ise “taşra teşkilatı” adı verilmiştir.
Bu teşkilat batıda Tuna boylarında Dalmaçya kıyılarına, doğuda Fas’tan Endonezya’ya, Moskova’dan Mozambik’e kadar olan akıl almaz genişlikteki devasa toprak sahasını içine almaktaydı. Osmanlı bu ülkeler arasında bağlantı kurmuş ve büyük hizmetler götürmüştür. 1607 sayımında Osmanlı Devleti’nde 553.000 şehir, kasaba ve köy bulunduğu tespit edilmiştir. Bu rakama göçebe aşiretler, mezralar ve iç işlerinde serbest olan eyaletler dâhil değildir.
Bahsi geçen şehirlerde yaşayan topluluklar ise, sahip olduğu haklar ve üstlendiği görevler bakımından “askeri” ve “reaya” olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır. Askerler yönetici kadroyu, ziraatçı, esnaf ve tüccarlardan oluşan reaya ise devletin vergi kaynağını oluşturmaktaydı. Osmanlı’da bu iki sınıf arasındaki denge özellikle taşra teşkilatının temel sorunu haline gelmiştir. Reaya fırsat buldukça askeri zümre içerisine girmeye çalışmış, devlet ise bu kapıyı tamamen kapatmamakla birlikte çok sıkı ve net kurallarla reayanın askeri sınıfa katılmasını zorlaştırmıştır. Buna örnek olarak da 16 ve 17. yüzyıllarda sık sık çıkartılan statü belirleyici fermanlar gösterilebilir. Bunun sebebi ise Osmanlı Devleti’nin ekonomisinin neredeyse tamamının reayadan alınan vergilerin oluşmasıdır. Askeri sınıfa geçen her kişi, devletin bir miktar vergiden muaf kalacağının göstergesidir.
Tanzimat Devri, Osmanlı’da idari alanda düzenlemelere acilen ihtiyaç duyulduğu ve ülkemizde de yerel yönetim geleneğinin oluşumunda temel teşkil eden imparatorluğun son yüzyılıdır. Bu idari modernleşme ise kültürel, hukuki, sosyal ve tabi ki siyasal değişimleri kapsamıştır. Tanzimat Devri ile birlikte hemen hemen her alanda meydana gelen bu düzenlemeler Osmanlı’nın taşra teşkilatını da içine almıştır.
Bu düzenlemeler nedeniyle de Osmanlı taşra teşkilatını incelerken bu yapıyı “Klasik Dönem Osmanlı Taşra Teşkilatı” ve “Tanzimat Devri Osmanlı Taşra Teşkilatı” olarak iki ayırmak daha sağlıklı olacaktır.
Eyl 30th



blog.wolkanca.com adresinin yazarlarından biri olan sevgili onurius, eline geçen pek çok Osmanlı resimini blogda okurlarıyla paylaşmış. Resimleri kısaca şu başlıklar altında toplamış: Osmanlı resimleri, resim arşivi, Ilulstrasyon Osmanli Resimleri, Osmanli Haritalari, Turk Denizcilik Tarihi Kartpostallari, Osmanlı Yunanistanı, Sultan II. Abdulhamid , Piri Reis Haritalari, Osmanli Halklari, Askerleri, Memurlar, Kostumleri, Minyatur Resimlerle Osmanli Halki, Hat Sanatı, 1890-1910 Donemi Osmanli Fotograflari, Osmanli Tarihi Resimleri… Onurius, bu resimler ile ilgili şöyle bir de açıklama yapmış:
“Osmanlı resim arşivim sizlerle: Geçtiğimiz aylarda elime çok büyük bir Osmanlı resimleri arşivi geçti. Arşiv çok büyük ve kimsenin çok fazla bilmediği resimlerden oluşuyor (gün yüzüne çıkmamış resimlerden) Bende sizler için bir web albüm oluşturup yüklemek istedim. Geçmişini bilmeyen geleceğin planınıda kuramaz mantığı ile oluşturduğum arşivi beğeneceğinizi umuyorum.” Devamını Okumak için »