KİTAP: 1. DÜNYA SAVAŞI HİKAYELERİ

Batı emperyalizminin bugün Ortadoğu için tasarladığı Büyük Ortadoğu Projesi Birinci Dünya Savaşı başlamadan bir asır evvel Şark Meselesi adı altında işlenmiş, kendi halinde düşünen, üreten, başka milletleri huzursuz etmeden yaşayan masum halkları devletinden, yerinden yurdundan ve en fenası canından etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı Hikayeleri, topraklarının her bir köşesi adeta öldürücü bir mikropla mücadele eden Osmanlı Devleti’nin 1914-1918 yıllarına rastlayan hüzünlü hikayeleridir. Bu hikayeler, birçok cephede tek karış toprak için can verip can almanın hikayeleridir. Harp; Lübnan, Beyrut, Filistin, Suriye, Irak, Hicaz, Mısır, Yemen, Kafkasya, Galiçya ve Romanya’ya ve vefakar Türk askerlerinin kabirlerini emanet edecek, tarih, bu günlerden sonra bilhassa Ortadoğu’yu gün yüzü göstermeyecektir…

Birinci Dünya Savaşı Hikayeleri, topraklarının her bir köşesi adeta öldürücü bir mikropla mücadele eden Osmanlı Devleti’nin 1914-1918 yıllarına rastlayan hüzünlü hikayeleridir. Bu hikayeler, birçok cephede tek karış toprak için can verip can almanın hikayeleridir. Harp; Lübnan, Beyrut, Filistin, Suriye, Irak, Hicaz, Mısır, Yemen, Kafkasya, Galiçya ve Romanya’ya ve vefakar Türk askerlerinin kabirlerini emanet edecek, tarih, bu günlerden sonra bilhassa Ortadoğu’yu gün yüzü göstermeyecektir…

İSTANBUL’UN İLK RESMİ

Nürnberg’te  yaşayan Alman  uyruklu  tıp  doktoru  Hartmann Schedel  (1440-1514)  geniş kültürel  birikime  sahip  biriydi.  12 Temmuz  1493′te yayımladığı Liber Chronicarum  (Günlükler Kitabı)  adı verilen eser, aynı yıl  23  Aralık’ta Almanca  olarak basıldı. O  dönemde  kitaplara  isim  vermek yaygın bir uygulama değildi. Latince  baskısının  indeks  sayfasında yer  alan  “Günlükler Kitabı” ifadesinden dolayı kitap  bu isimle anıldı. Basıldığı şehre ithafen  kullanılan  Nuremberg  Chronicle  (Nuremberg Günlüğü) adı da yaygındır. Almancası ise yazarı  Schedel’in  anısına,  Die  Scbedefsche Weftchronik’tir  (Schedel’in Dünya Tarihi) .
Kitapta  yer  alan  1809  ilüstrasyon  için 645  tahta  kalıptan  yararlanılmış;  çizimler basıldıktan sonra  elle  renklendirilmiş. çoğu hayal  mahsulü  olan  bu  çizimlerde, örneğin İznik, Almanya’daki Mainz  kentiyle  neredeyse  aynı betimlenmiş .  Metinler ortaçağda yaygın olan  rivayetleri, batıl inançları  ve  tarihi  olaylara  bakış  açısını yansıtması  bakımından  da ilginçtir.
Bu nadir kitapta İstanbul’a ait üç  resim var. Çift  sayfaya açılan kent  ilüstrasyonunun, İstanbul’un ilk basılı resmi olduğu  kabul  ediliyor. Surların üzerindeki  asalet  armaları  Bizans imparatorlarına  ait. Dikkatle bakıldığında  Haliç girişini  koruyan bir değil iki  zincir  görülüyor. Resimde “Dom. Mag Turci” olarak belirlenen yer ise, Topkapı’dan önce kullanılan Osmanlı Sarayı’nı belirtiyor. Ön plandaki yelkenli gemi de orijinaline  tamamen sadık  bir prototiptir ve  gemicilik tarihine konu olmuştur.
İkincisi ise  “fulgur” (şimşek) başlıklı  resimdir. Burada da 1489′da şiddetli  bir fırtına sırasında Güngörmez Kilisesi’  nin üzerinde çakan şimşek  betimleniyor. O  tarihte kiliseye yıldırım  düşmesi  sonucu, bir bölümü baruthane olarak kullanılan yapıda  büyük bir patlama meydana gelmiş  ve çıkan  yangında 6 bine yakın  insanın  öldüğü  yazılmıştı. İstanbul’un  fethini anlatan üçüncü resmin bulunduğu  sayfanın  başlığında  “1453″ tarihi Roma rakamlarıyla  belirtilmiş.  Eserde ayrıca  camisi ve hayal ürünü mimarisiyle bir Truva görüntüsü, Çanakkale ve İznik resimleri de var. Eserin  hem  Latincesi  hem Almancası, Anton  Koberger’in  Nürnberg’teki  matbaasında basılmış.  Koberger,  ünlü  Rönesans sanatçısı Albrecht Dürer’in de vaftiz babası. Henüz çıraklık  döneminde olan Dürer’in bu çizimlerde de payı olduğu  söylenir.
Kitabın  Latincesi  yaklaşık  1500,  Almanca  baskısı  ise  700-1000  adet  basılır. Esere  gösterilen  ilgi  Augsburg’da  Johann Schönsperger  adında müteşebbis  bir  yayıncıya  ilham  verir  ve  Şubat  1497′de “Günlükler”in  korsan  baskısını  yayımlar.
Daha  küçük  ebatta,  30×23  cm  boyutlarındaki bu kitabın ardından, 1500′de aynı resimlerle  bu kez Almanca  korsan baskısıyayımlanır.  Orijinal yayın ve  korsan  baskıların tümü,  incunabufum  yani elyazması olmayan ilk basılı kitaplardandır

 

Nürnberg’te  yaşayan Alman  uyruklu  tıp  doktoru  Hartmann Schedel  (1440-1514)  geniş kültürel  birikime sahip  biriydi.  12 Temmuz  1493′te yayımladığı Liber Chronicarum  (Günlükler Kitabı)  adı verilen eser, aynı yıl  23  Aralık’ta Almanca  olarak basıldı. O  dönemde  kitaplara  isim  vermek yaygın bir uygulama değildi. Latince  baskısının  indeks  sayfasında yer  alan  “Günlükler Kitabı” ifadesinden dolayı kitap  bu isimle anıldı. Basıldığı şehre ithafen  kullanılan  Nuremberg  Chronicle  (Nuremberg Günlüğü) adı da yaygındır. Almancası ise yazarı  Schedel’in  anısına,  Die  Scbedefsche Weftchronik’tir  (Schedel’in Dünya Tarihi) .

Kitapta  yer  alan  1809  ilüstrasyon  için 645  tahta  kalıptan  yararlanılmış;  çizimler basıldıktan sonra  elle renklendirilmiş. çoğu hayal  mahsulü  olan  bu  çizimlerde, örneğin İznik, Almanya’daki Mainz  kentiyle neredeyse  aynı betimlenmiş .  Metinler ortaçağda yaygın olan  rivayetleri, batıl inançları  ve  tarihi  olaylara bakış  açısını yansıtması  bakımından  da ilginçtir.

Bu nadir kitapta İstanbul’a ait üç  resim var. Çift  sayfaya açılan kent  ilüstrasyonunun, İstanbul’un ilk basılı resmi olduğu  kabul  ediliyor. Surların üzerindeki  asalet  armaları  Bizans imparatorlarına  ait. Dikkatle bakıldığında  Haliç girişini  koruyan bir değil iki  zincir  görülüyor. Resimde “Dom. Mag Turci” olarak belirlenen yer ise, Topkapı’dan önce kullanılan Osmanlı Sarayı’nı belirtiyor. Ön plandaki yelkenli gemi de orijinaline  tamamen sadık  bir prototiptir ve  gemicilik tarihine konu olmuştur.

Devamını Okumak için »

KİTAP: BU MÜLKÜN KADIN SULTANLARI

Harem  hakkında iki  dogma vardır, Bunlardan  birine göre harem, lcibus dolu  bir  hapishaneydi.  Buraya kapatılanlar,  sevgileri,  sevecenlikleri değil; korku, kin, kıs­kançlık duyguları  baskın  genç köle  kadınlardı. Yaralı yürekleri  aile,  yurt  özlemiyle  doluydu.  Haremde  en  yüksek  konuma ulaşabilmek  tek ihtiraslarıydı. Karşı  görüşe  göreyse, harem kadınlar  için bir sığınaktı.  Burada üst düzeyeğitimden  geçiriliyorlar; çok iyi bakılıyorlar; kişi­ lik, statü sahibi oluyorlardı.

Osmanoğullarının  ataları Osman, Orhan, Murat, Bayezid, Çelebi  Mehmet,  II. Murat’ın harem  yaşantıları  tamamen meçhulken,  bunların  eşleri  ve kızlarının  siyasal,  toplumsal olaylarda rol aldıkları  bilinen bir gerçektir.  Özellikle  ük  üçünün hareminde  köle  yoktu. Bizanslı saraylı  kadınlarla  normal  evlilikler yapmışlardı. Mesela  Orhan Bey, üçü  de Bizans soylusu olan eşlerinin dinini bile değiş­ tirtmemişti.
Soylu  kadınlarla  evlenme geleneği Fatih’ten  sonra  tarihe karıştı.  Bundan  böyle  padişah eşi  olacaklar,  henüz  çocukken seçiliyor,  ailesinden  yurdundan para karşılığı ya  da  zorla alınarak harerne getiriliyorlardı. Burada  uzun ve  zorlu bir eğitimle dinleri, dilleri ve nihayet isimleri değiştiriliyor,  onlara Destizer, Dilnigar, Afitab, Dilaşub, Mihrişah  gibi  isimler  takılıyordu.
Aralarından en  güzelleri  padişaha  sunulabilir kızlara  katılıyor, harem  adetlerine  göre  “birlikte yatma”  şansını  yakalayanlarsa  “gözde”  oluyordu. Bunların ikinci hedefi padişahtan hamile kalmaktı.  Çünkü  çocuk doğu­ rursa rütbeleri artıyor,  eğer şeh­zade anası  olursa yükseliyordu. Fakat haremde yükselmek o kadar kolay değildi.  İleride  tahta geçme davasına düşecek  şehzadelerin  sayısını  sınırlandırmak için,  padişahın  ya  da  padişah anasının bir işareti  üzerine  istenmeyen  bebekler “imha” ediliyordu. Kız  çocukları bu açıdan erkeklere  göre şanslıydı;  vahşe­tin kurbanları  erkek bebeklerdi.
Kız  çocuklarına  haremde  “hanım  sultan”  deniyordu. Bunlar  padişah  iradesiyle  evlendiriliyorlardı.  Evlenmeleri için  “gelinlik çağına” gelmeleri beklenmezdi. Henüz çocukken ve  hatta  kundak  bebeğiyken evleneceği  adam  tayin  olunan hanım sultanlar  vardı.  Damat beylere  gelince;  hanedan  töresi, padişah kızlarına saltanat hakkı tanımadığında,  damat  paşaların,  padişahtan  “tehlikeli”  bir yakınlıkla mevkilerini korumak dışında  beklentileri  yoktu.  Bu yakınlığın  faydalarını  görenler kadar, bedelini ağır  ödeyenler de vardı. Arada  sadarete  getirilenleri olmuşsa da çoğu taşra valiliklerinde, cephelerde, denizlerde dolaştırılmıştır.
Sakaoğlu’nun  yüzlerce kaynak  tarayarak  ortaya  çıkardığı eser;  harem yaşantısı ve kadın­ları hakkındaki  dogmaları  ortadan kaldıracak ve  bilgi  açığını kapatacak kapasitede bir kitap.
Ümit Bayazoğlu, NTV Tarih Dergisi, 2009 Şubat Sayfa: 62

Harem  hakkında iki  dogma vardır, Bunlardan  birine göre harem, lcibus dolu  bir  hapishaneydi.  Buraya kapatılanlar,  sevgileri,  sevecenlikleri değil; korku, kin, kıs­kançlık duyguları  baskın  genç köle  kadınlardı. Yaralı yürekleri  aile,  yurt  özlemiyle  doluydu.  Haremde  en  yüksek  konuma ulaşabilmek  tek ihtiraslarıydı. Karşı  görüşe  göreyse, harem kadınlar  için bir sığınaktı.  Burada üst düzeyeğitimden  geçiriliyorlar; çok iyi bakılıyorlar; kişi­ lik, statü sahibi oluyorlardı.

Osmanoğullarının  ataları Osman, Orhan, Murat, Bayezid, Çelebi  Mehmet,  II. Murat’ın harem  yaşantıları tamamen meçhulken,  bunların  eşleri  ve kızlarının  siyasal,  toplumsal olaylarda rol aldıkları  bilinen bir gerçektir.  Özellikle  ük  üçünün hareminde  köle  yoktu. Bizanslı saraylı  kadınlarla  normal  evlilikler yapmışlardı. Mesela  Orhan Bey, üçü  de Bizans soylusu olan eşlerinin dinini bile değiş­ tirtmemişti.

Soylu  kadınlarla  evlenme geleneği Fatih’ten  sonra  tarihe karıştı.  Bundan  böyle  padişah eşi  olacaklar, henüz  çocukken seçiliyor,  ailesinden  yurdundan para karşılığı ya  da  zorla alınarak harerne getiriliyorlardı. Burada  uzun ve  zorlu bir eğitimle dinleri, dilleri ve nihayet isimleri değiştiriliyor,  onlara Destizer, Dilnigar, Afitab, Dilaşub, Mihrişah  gibi  isimler  takılıyordu.

Devamını Okumak için »

İSRAİL 61 YILDIR HEP SİVİLLERİ HEDEF ALIYOR!

İSRAİL 61 YILDIR HEP SİVİLLERİ HEDEF ALIYOR!
İsrail,  1948′den bu  yana hep askeri  hedefleri vurduğunu iddia etti.  Durum hiç de böyle değildi, ama bu  gerçek bir türlü  hakim  hale gelemedi.  İsrail’in siviilere saldırılarının bir özetini Amerikalı Yahudi  tarihçi Norrnan G. Finkelstein’ın Beyand Chufzpah kitabından aktarıyoruz.
Henüz 1920-48 arasındaki Britanya  mandası  sırasında  bile siyasi  yelpazedeki  tüm  Siyonist  hareketler  sivilleri  hedef aldı ve İsrail de, kuruluşundan sonra, Arap köylerini  kasabalarını  ve  şehirlerini  ayı­rım gözetmeksizin bombaladı.  Tarihçi Anita Shapira’ya göre, İşçi Partisi Siyonizıni  de, sağcı fraksiyonlar da,  temel olarak, Araplara karşı güç  kullanmakta mutabıktı. 1936-39  Arap İsyanında, İrgun (Siyonist Milis Gücü)  “dizginlenemez  şekilde  terör  kullanmakla”;  “yaşlıları,  kadınları ve  çocuklan  ayrım gözetmeksizin  topluca  öldürmekle”; “bazıları  tamamen masum olduğu  halde muhbir olduğundan  şüphelenilen” Yahudile­ri  infaz etmekle; ve benzerleriyle meşguldü. İşçi Partisi Siyonizminin şiddete yaklaşımı İrgun’dan daha  medeni”  olmakla  birlikte, “birçok bakımdan  farklı değildi”. Siyonist  güçler,  1948 savaşında olduğu gibi,  sonraki sınır  savaşlarında da  sivillere karşı sayısız hunharlık  sergiledi. 1956′da İsrail  Mısır’a  saldırdı  ve  Sina  ile  Gazze Şeridi’ni işgal etti. Tarihçi Benny Morris şunları  yazıyor: “Birçok Fedayeen  (Filistin Milis Gücü) ve  tahminen 4000 Mısırlı ve Filistinli asker Gazze Şeridi’nde kıstırıl­dı  ve İsrail  Ordusu (IDF), İsrail  İç  İs­tihbaratı (GSS)  ve polis tarafindan sarıldı. Fedayilerden onlarcası  yargılanmadan  infaz edildi.
Bazıları muhtemelen işgal sonrasında IDF birliklerinin yaptığı  iki katliamda öldürüldü. Han Yunus’un ele geçirildiği gün, IDF birlikleri  yüzlerce  Filistinli  mülteciyi  ve  şehir sakinini  öldürdü.  Refah’ta,  İsrail birlikleri 48  ila 100 mülteciyi ve bazı şehir sakinlerini katletti. 66 Filistinli, muhtemelen fedayi, infaz edildi. Birleşmiş  Milletler, Gazze Şeri­ di işgalinin  ilk  üç haftasında  İsrail  birliklerinin tahminen 447 ila 550 Arap sivili öldürdüğünü  açıkladı.
Haziran  1967′deki savaşta doruk  noktasına ulaşan olaylar zincirinin  tetikleyicisi, 1966 Kasım’ında  Batı Şeria’daki Ürdün kasabası  Samu’ya yapılan  “misilleme niteliğindeki” hava saldırısıydı. 1956′dan beri düzenlenen bu en büyük askeri operasyonda, 4000 askerden oluşan bir İsrail zırhlı tugayı, sistemli biçimde 125 evi, bir kliniği,  bir okulu ve bir işyerini  ortadan kaldırdı. Hazirandaki savaşın kapısındayken, İs­rail çok sayıda  Mısırlı  savaş  esirini idam etti ve tahrik unsuru olmadan -ve neredeyse  tamamen tasarlayarak- USS Liberty’ye havadan ve denizden saldırarak  34 ABD donanma askerini öldürdü, 171′ini de yaraladı.
İsrail  ile Mısır  arasında  1968-70′te yapılan  “Yıpratma  Savaşı”  sırasında  İsrail, Süveyş Kanalı’nın doğu  yakasındaki  İsmailiye, Kantara ve Süveyş şehirlerine saldırılar düzenleyerek buraları  harabeye çevirdi; çok sayıda  Mısırlı  sivil öldü ve 500 bin ila 750 bin kişi evlerini  terketmek zorunda kaldı. İsrail, Haziran savaşından hemen sonra, güney Lübnan’daki  köyleri  de  bombalamaya baş­ladı ve  1974′ten sonraki bombalamalarında misillerne bahanesini bile kullanmadı.
Filistinlilerin  Beyrut’tan gerçekleştirdiği bir  terörist saldırıdan sonra, İsrail Mart 1978′de Lübnan’ın güneyini işgal etti, köyleri,  kasabaları  ve  Sur  Şehrini  bombaladı ,  neredeyse tamamı  sivil  olmak üzere  binin üzerinde insanı  öldürdü ve yaklaşık  300 bin  mülteci  yarattı.  İşgalden  sonra  ordu muhabiri  Zeev  Schiff, İsrail  Genelkurmay Başkanı’nın bir itirafını açıkladı: “İsrail Ordusu sivil halkı her zaman, kasıtlı ve bilinçli olarak vurdu. Ordu sivil  hedefleri  (askeri hedeflerden)  hiçbir zaman ayırmadı (hatta) İsrail  yerleşimleri  vurulmadığında bile  sivil hedeflere kasıtlı olarak saldırdı.”
Sayısız  İsrail  provokasyonu  karşısında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün  ölçülü tavrı­na rağmen,  İsrail 1982 Haziran’ında güney Lübnan’ı  bir kez daha işgal  etti. Köyleri, kasabaları ve  Sur, Sidon ve  Beyrut şehirleriy­le  Filistin  mülteci  kamplarını  (en  acıma­sızca olanı da  buydu) ayrım gözetmeksizin bombaladı; mahalle,  okul,  hastane  gibi  sivil alanları vurdu. Beyrut’un  haftalarca  süren bombardımanı ağustos başında doruk noktasına ulaştı: İsrail “bütün sivil bölgeleri, Batı  Beyrut’taki bütün kurumları (hastaneler, okullar, apartmanlar, düklcinlar, gazete büroları, oteller, başbakanın ofısi ve  parkları) hedef aldı.”  Lübnan’daki yerleşimlerin  ve Filistin mülteci kamplarının  yoğun  bombardımanı;  sivillerin yaşadığı  yerlerde misket ve fosfor bombalarının  kullanılması;  Beyrut’un elektrik,  su ve gıda kaynaklarının kesintiye uğratılması;  sayısız  yabancı  gazeteci ve insan hakları örgütünün yanısıra İsrailli gazeteciler ve askerler tarafından  da doğrulandı.
Temmuz  1993′teki  askeri  harekatta İs­rail,  Güney  Lübnan’da  yerleşim yerlerine gaddarca  saldırdı;  120  kadar  kişiyi  öldürdü; 300 bin kişiyi mülteci durumuna düşür­ dü;  55′ten  fazla  köyü  harap  etti. Lübnan’da 1996 Nisan’ında  düzenlediği  Gazap Üzümleri Operasyonu’nda ço~ıunlukla sivilleri öldürdü;  bunlardan  iki kadın  ve  dört kız çocuğu ambulanstaydı. Ayrıca,  Kana’da  BM binasını bombaladı; 102  sivil öldü  (2006′da Lübnan’a saldırdığında  da yine şehirleri, sivil binaları  bombaladı,  büyük çoğunluğu  sivil 1100 Lübnanlı’yı  öldürdü).
İsrail yanlısı aşırı sağcı bir internet sitesi  olan www.jewishvirtuallibrary.org, 1967-90  arasında, “F ılistin  terörü”nün  İsrail  ve işgal edilmiş  bölgelerdeki kıırbanlarının sayısını 370, Fılistin terör saldırıları nedeniyle ülke dışında  öldürülen Yahudilerin ve Yahudi olmayanların sayısını 50, toplamda 20 yılı aşan  bir süre için “binlerce” değil (İsrailli askerler dahil)  420 ölü olarak veriyor. İsrail Mart 1978′te Lübnan’daki bir haftalık  saldı­ rıda  bunun iki katından  fazla sivil öldürdü.
1947′den bugüne, İsrail’in bütün savaş­ ları ve güvenlik harekatlarında (1947-1949, 1956, 1967, 1967-1970, 1973, 1982, birinci ve  ikinci  intifada) ve  bütün  terör saldırı­larında ölen İsraillilerin sayısı  22.000′in altındadır;  bunların çok  büyük  bir  bölümü muhariptir.  Buna  karşılık,  sadece  İsrail’in Haziran-Eylül 1982′de Lübnan’daki saldırı­sında 18  ila 20 bin Lübnanlı  ve Filistinli öldürülmüştür;  çok büyük bir bölümü sivildir.

Filistinli Anneİsrail,  1948′den bu  yana hep askeri  hedefleri vurduğunu iddia etti.  Durum hiç de böyle değildi, ama bu gerçek bir türlü  hakim  hale gelemedi.

İsrail’in sivillere saldırılarının bir özetini Amerikalı Yahudi  tarihçi Norrnan G. Finkelstein’ın Beyand Chufzpah kitabından aktarıyoruz.

Henüz 1920-48 arasındaki Britanya  mandası sırasında  bile siyasi  yelpazedeki  tüm  Siyonist hareketler sivilleri  hedef aldı ve İsrail de, kuruluşundan sonra, Arap köylerini  kasabalarını  ve  şehirlerini  ayı­rım gözetmeksizin bombaladı.  Tarihçi Anita Shapira’ya göre, İşçi Partisi Siyonizıni  de, sağcı fraksiyonlar da, temel olarak, Araplara karşı güç  kullanmakta mutabıktı. 1936-39  Arap İsyanında, İrgun (Siyonist Milis Gücü)  “dizginlenemez  şekilde  terör  kullanmakla”;  “yaşlıları,  kadınları ve çocuklan  ayrım gözetmeksizin topluca  öldürmekle”; “bazıları  tamamen masum olduğu  halde muhbir olduğundan  şüphelenilen” Yahudile­ri infaz etmekle; ve benzerleriyle meşguldü. İşçi Partisi Siyonizminin şiddete yaklaşımı İrgun’dan daha  medeni” olmakla  birlikte, “birçok bakımdan  farklı değildi”. Siyonist  güçler, 1948 savaşında olduğu gibi,  sonraki sınır savaşlarında da  sivillere karşı sayısız hunharlık  sergiledi. 1956′da İsrail  Mısır’a  saldırdı  ve  Sina  ile  Gazze Şeridi’ni işgal etti. Tarihçi Benny Morris şunları  yazıyor: “Birçok Fedayeen  (Filistin Milis Gücü) ve  tahminen 4000 Mısırlı ve Filistinli asker Gazze Şeridi’nde kıstırıl­dı  ve İsrail  Ordusu (IDF), İsrail  İç  İs­tihbaratı (GSS) ve polis tarafindan sarıldı. Fedayilerden onlarcası yargılanmadan  infaz edildi.

Bazıları muhtemelen işgal sonrasında IDF birliklerinin yaptığı  iki katliamda öldürüldü. Han Yunus’un ele geçirildiği gün, IDF birlikleri  yüzlerce  Filistinli  mülteciyi  ve  şehir sakinini  öldürdü.  Refah’ta,  İsrail birlikleri 48  ila 100 mülteciyi ve bazı şehir sakinlerini katletti. 66 Filistinli, muhtemelen fedayi, infaz edildi. Birleşmiş  Milletler, Gazze Şeri­ di işgalinin  ilk  üç haftasında  İsrail  birliklerinin tahminen 447 ila 550 Arap sivili öldürdüğünü  açıkladı.

Devamını Okumak için »

OSMANLI HOŞGÖRÜSÜ

Doç. Dr. Said ÖZTÜRK
Çağdaş dünyamızda en ideal bir yönetim biçimi telakki edilen demokrasi, farklı anlayış, kültür ve yapılara müsamaha ve tahammül gösteren, örgütlenme hakkı veren bir sistem olarak görülmektedir. Müsamaha demokrasinin temel bir esasıdır. Zira müsamahanın olmadığı yerde demokrasilerden bahsetmek mümkün değildir.
Osmanlı yönetim anlayışı çağdaş demokrasilerin temel bir esas olarak belirlediği müsamahanın tüm sınırlarını zorlayacak bir yönetim anlayışını tesis etmişlerdir. Bu anlayış salt Osmanlı yönetim geleneğinin bir ürünü olmaktan çok İslâm’ın belirlediği ilkelerden kaynaklanmakta ve hicri birinci asırdaki uygulamalara dayanmaktadır. Zira Osmanlı hoşgörüsünün temelinde gönülden bağlı oldukları dinin böyle bir davranış biçimini emretmesi geliyordu.
Kur’anın bu konuda getirdiği ilkeler din ve vicdan hürriyetini esas tutmakta ve zor kullanarak insanları kendi şemsiyesi altında toplamayı kabul etmemektedir; “Dinde zorlama yoktur”, Bakara suresi 256. “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde inanmaları için insanları zorlayacakmısın”. Yunus Suresi 99. Hz. Peygamber’in uygulamaları da bütün insanların Allah’a iman etmelerini arzu ettiği halde hoşgörü esası üzerine kurulmuştur; Medine sözleşmesinin 25. Maddesinde “Yahudilerin dinleri kendilerine, Mü’minlerin dinleri kendilerinedir”. Necran Hristiyanları ile yapılan sözleşmede de; “Onların mallarına, canlarına, dini hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine, az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şâmil olmak üzere, Allah’ın himayesi ve Resulullah Muhammed’in zimmet’i Necranlı’lar ve onlara bağlı etraftakiler üzerine bir haktır. Hiç bir piskopos kendi dini vazife mahalli dışına, hiç bir papaz kendi papazlık vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiç bir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir”. Hz. Peygamber’in Necranlı’lara gönderdiği bir diğer mektub şöyledi; “… Ne olursa olsun, az olsun çok olsun, ellerinde ne bulunduruyorlarsa kiliseleri ve manastırları kendilerine aittir. Allah’ın ve Resulunün zimmeti onlar üzerinedir. Hiç bir piskopos, piskoposluk vazifesini gördüğü yerden, hiç bir rahip kendi manastırından ve hiç bir papaz kendi kilisesinden alınıp bir başka yere gönderilmeyecektir. Onların ne hak ve hukuku ve ne de onların alışageldikleri hiç bir şey bir değişikliğe tabi tutulacaktır. Onlar samimiyetle hareket edip, üzerlerine düşen vazifeleri hakkıyla ifa ettikleri müddetçe, Allah’ın ve Resulunün zimmeti bunlar üzerine olacaktır. onlar ne bir zulme uğrayacaklar ve ne de kendileri başkalarına zulmedeceklerdir”.
Hz. Peygamber’den sonraki uygulamalar da istisnaların dışında bu temel anlayış üzerine bina edilmiştir. Hz. Ömer’in Medain Hristiyanlar’ına verdiği taahhüdde “Hristiyan dini üzere olanlardan hiç bir kimse istemeyerek müslüman yapılmaya zorlanmaz” ilkesi yer alıyordu. Huzeyfe b. El-Yeman’ın Mah Dinar ahalisine verdiği emanda “bu emanı onların canları, malları, toprakları için vermiştir. Onların dinleri zorla değiştirilmez, kendileriyle şeriatları arasına girilmez”.
Bu uygulama tarzı bütün İslâm tarihi boyunca yönetimlerin en fazla dikkat ettikleri bir husus olmuştur. Osmanlı yöneticileri de bu anlayışı devam ettirmekte tereddüd etmemişler, kuruluşundan yıkılışına kadar bu ilkelere sadık kalmışlardır. Zira Osmanlı farklı uygulamalara yönelmiş olsaydı bu gün var olan kültürel ve etnik yapıların pek çoğu Osmanlı kimliğinin geniş potası içinde erimesi kaçınılmazdı.
Osmanlılar fethettikleri topraklarda yaşayan farklı dinlere mensup insanların İslâm dinine girmeleri yönünde baskı uygulama bir tarafa bu insanların inanç ve vicdan hürriyetlerini koruma altına almışlardır. Üstelik birinin diğerine baskısına da müsamaha etmemiştir. Bu konuda Kudüs’de dini konular yüzünden çıkan gayr-ı Müslimler arasındaki anlaşmazlıkta devletin hakem rolünü üstlendiğini bir örnek olarak zikredebiliriz. Osmanlı Devleti’nde uygulamaya konulan millet sistemi gereği olarak Gayr-ı Müslim Osmanlı vatandaşlarının dini işlerine hiç bir zaman müdahale edilmemiş ve bu sebeple din ve milliyetlerini korumaları mümkün olmuştur.
Daha Osman Bey zamanında bile gayr-ı Müslimlerin hak ve hukukları koruma altında idi. Bir Cuma günü Germiyan Türk Beyi Alişir’in tebasından bir Müslüman ile Bilecik Rum liderine bağlı bir Hristiyan arasında vukubulan anlaşmazlıkta Osman Bey Hristiyan lehine hüküm vermiş idi. Daha sonraki tarihler için de buna benzer yüzlerce örnek bulmak mümkündür. Günümüze kadar intikal eden Şer’iye Sicilleri ve diğer arşiv kaynakları buna şehadet etmektedir. Hiç bir gayr-ı Müslim dini yüzünden haksızlığa uğramamış, kanun önünde eşit statüsü korunmuştur. İdarecilerin de gayr-ı Müslim tebaya yönelik haksızlıkları ilgili merciler tarafından anında ber taraf edilmiştir. Bosna ruhbanlarına ve Galata Cenevizlilerine verilen emannameler de Osmanlı Devleti’nde din ve ırk farklılığından dolayı temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmaya gidilmediğinin en bariz örnekleridir. Semt pazarlarının günü bile bu kesimin dini günlerine gelmemesine çalışılarak mağdur olmaları önleniyordu. Bilecik’de semt pazarının günü mahalli idare tarafından Pazartesi’nden Pazar gününe alındığında dini günlerine rast geldiğinden gayr-i Müslimlerin vaki şikayeti üzerine tekrar merkezi idare tarafından Pazar gününe alınmıştır. Benzer bir hadise 1817’de Adapazarı’nda vukubulmuştur. Kurulan semt pazarı reayanın tatil ve dini günü Pazar gününe geldiğinden bunun Cumartesi gününe alınması için merkezi hükümet mahalli idarecilere talimat gönderiyordu.
Osmanlı gerek din, gerek etnik açıdan mozaik bir yapıya sahiptir. Ülkenin egemenlik sahası içerisinde müslümanların dışında katoliklerden; Latinler, Katolik Ermeniler, Katolik Gürcüler, Katolik Süryaniler, Kildaniler, Maruniler, Kıptiler, Katolik Rumlar, katolik olmayanlardan Ortodokslar, Gregoryenler, Nasturiler, Yakubiler, Melkitler, Mandeiler, Musevilerden ; Rabbaniler, Karailer, Samiriler ve ayrıca Sabiiler bulunuyordu.
Gayr-ı Müslimlerin etnik olarak dağılımı ise şöyledir; Rumlar, Yunanlılar, Bulgarlar, Pomaklar, Sırplar, Hırvatlar, Karadağlılar, Bosnalılar, Arnavutlar, Macarlar, Polonyalılar, Çingeneler, Ermeniler, Gürcüler, Süryaniler, Kildaniler, Araplar (Maruni, Melkit vs), Yahudiler, Romenler, Türkler (Gagavuzlar), Kıptiler, Habeşler.
Ulaşım ve iletişim teknolojisinin günümüzün sınırlarına bile ulaşmadığı çağlarda bu kadar etnik ve dini farklılıklara sahip gayr-ı Müslim toplulukların idaresi Osmanlı yönetiminin hoşgörüsü ve müsamahası ile mümkün olmuştur.
Osmanlı hoşgörüsü konusuna değinen Gibbons; “Yahudiler’in toptan öldürüldüğü ve Engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtığı bir devirde Osmanlılar, idareleri altında bulunan çeşitli dinlere bağlı kimseleri barış ve ahenk içerisinde yaşatıyorlardı. Onların müsamahakarlığı, ister siyaset, ister halis insaniyet duygusu isterse lakaydi neticesi meydana gelmiş olsun, şu vak’aya itiraz edilemezki, Osmanlılar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis ederken dini hürriyet umdesini temel taşı olmak üzere vaz etmiş ilk millettir. Ardı arkası kesilmeyen Yahudi ta’zibatı ve Engizisyona resmen resmen yardım mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında Hristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve barış içinde yaşıyorlardı” der.
Batılı pek çok seyyah ve tarihçinin kaleminden Osmanlı hoşgörüsüne dair yazılan daha pek çok örnek bulmak mümkündür. Hatırı sayılır bir ilim adamı olan Brockelman Osmanlı hoşgörüsüne dair şöyle diyor; Müslüman Türkler, fetihler esnasında isteselerdi Hristiyanları tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, nasıl ki daha önceleri dedeleri kendi kilise teşkilatında serbest bırakmak suretiyle, Bulgarları rahatsız etmedilerse o da dini eski gelenekle tanınmış İslâmi devlet görüşüne de tamamıyla uygun olarak Ortokos Rum ruhani sınıfının silsile-i meratibini bütün selahiyetleriyle tanıdı. Hatta o, Hristiyanlar üzerindeki medeni hukuk alanında kaza hakkını tanımak suretiyle kilisenin nüfuzunu artırdı bile”.
Kemahlı Rahib Grigor 1595-1640 yıllarını kapsayan kronolojisinde Sultan I. Ahmed’den şöyle bahsetmektedir; “Sultan Ahmed sulhsever, şefkatli, dindar ve Hristiyanlara karşı muhabbetli bir padişah idi. Vezirlerden biri, Ermenileri kürek akçesi vergisine tabi kıldığı vakit, cami inşaatında çalışmakta olan Ermeniler, padişaha şikayet ettiler. Alınan para padişah iradesiyle geri verildikten maada sözü geçen vezirin kellesinin uçurulmasına ramak kaldı. Padişah papazları çağırarak ne kadar para alındığına dair makbuzları sordu ve vergilerin geri verilmesini irade etti. Padişah emri ifa edilerek verilen para son puluna kadar geri alındı”.
II. Mahmud’un 1837 yılında Şumnu’da yaptığı bir konuşma Osmanlı sultanlarının gayr-ı Müslim topluluklara bakışlarını ve takındıkları hoşgörülü tavrı yansıtan iyi bir örnektir;
“Siz Rumlar, siz Ermeniler ve siz Yahudiler hepiniz Müslümanlar gibi Allah’ın kulu ve benim teba’amsınız. Dinleriniz başka başkadır. Fakat hepiniz devlet kanunlarının ve irade-i şahanemin himayesindesiniz. Size tarh edilen vergileri ödeyin. Bunların kullanılacakları maksatlar sizin emniyetiniz ve refahınızdır”.
Bu konuşma metninden de anlaşıldığı üzere Osmanlı’nın siyasi hakimiyet sahası içerisinde bulunan tebanın güvenliği ve hukukunun korunması esastır. Her iki ilkenin gerçekleşmesi bir tarafta barışı mümkün kılıyor, diğer tarafta hoşgörülü davranmayı sağlıyordu.
KAYNAKLAR
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cevdet Belediye, nr. 1592; 1310 Tarihli Hüdavendigar Salnamesi, sh. 373;
C. Boreckelman, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, trc. Neşet Çağatay, Ankara 1964, c. 1, sh. 258;
Hammer, Ata Bey tercümesi, c. 1, sh. 103-104;
Gibbons, Herbert Adams, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1328, sh. 63;
Andresyan, Hrand D., “Bir ErmeniKkaynağına Göre Celali İsyanları”, Tarih Dergisi, sayı 17-18, 29;
Erdoğru, Mehmet Akif, “Ertuğrul Gazi’nin Bilecik’teki Vakıfları”, Vakıflar Dergisi, İstanbul 1990, c. XXI, sh. 109;
Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi I-II, trc. Salih Tuğ, İstanbul 1980, c. 1, sh. 214, 672-4;
Öztürk, Said, Tanzimat Döneminde Bir Anadolu Şehri Bilecik, İstanbul 1996, sh. 30;
Yavuz Ercan, “Türkiye’de XV ve XVI. Yüzyıllarda Gayr-ı Müslimlerin Hukuki, İçtimai ve İktisadi Durumu”, sh. 1127 vd.;
Kazıcı, Ziya, “Osmanlı Devleti’nde Dini Hoş Görü”, Köprü Dergisi, sayı 65, İstanbul 1999, sh. 75 vd.;
Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devleti’nde Gayrımüslim Teb‘anın Yönetimi, İstanbul 1990;
Cin, Halil- Akgündüz, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 1996, c. 2, sh. 337 vd.;
Çubukçu, İbrahim Agâh, “Kültür Tarihimizde Din”, sh. 772-803.

Doç. Dr. Said ÖZTÜRK

Çağdaş dünyamızda en ideal bir yönetim biçimi telakki edilen demokrasi, farklı anlayış, kültür ve yapılara müsamaha ve tahammül gösteren, örgütlenme hakkı veren bir sistem olarak görülmektedir. Müsamaha demokrasinin temel bir esasıdır. Zira müsamahanın olmadığı yerde demokrasilerden bahsetmek mümkün değildir.

Osmanlı yönetim anlayışı çağdaş demokrasilerin temel bir esas olarak belirlediği müsamahanın tüm sınırlarını zorlayacak bir yönetim anlayışını tesis etmişlerdir. Bu anlayış salt Osmanlı yönetim geleneğinin bir ürünü olmaktan çok İslâm’ın belirlediği ilkelerden kaynaklanmakta ve hicri birinci asırdaki uygulamalara dayanmaktadır. Zira Osmanlı hoşgörüsünün temelinde gönülden bağlı oldukları dinin böyle bir davranış biçimini emretmesi geliyordu.

Kur’anın bu konuda getirdiği ilkeler din ve vicdan hürriyetini esas tutmakta ve zor kullanarak insanları kendi şemsiyesi altında toplamayı kabul etmemektedir; “Dinde zorlama yoktur”, Bakara suresi 256. “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde inanmaları için insanları zorlayacakmısın”. Yunus Suresi 99. Hz. Peygamber’in uygulamaları da bütün insanların Allah’a iman etmelerini arzu ettiği halde hoşgörü esası üzerine kurulmuştur; Medine sözleşmesinin 25. Maddesinde “Yahudilerin dinleri kendilerine, Mü’minlerin dinleri kendilerinedir”. Necran Hristiyanları ile yapılan sözleşmede de; “Onların mallarına, canlarına, dini hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine, az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şâmil olmak üzere, Allah’ın himayesi ve Resulullah Muhammed’in zimmet’i Necranlı’lar ve onlara bağlı etraftakiler üzerine bir haktır. Hiç bir piskopos kendi dini vazife mahalli dışına, hiç bir papaz kendi papazlık vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiç bir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir”. Hz. Peygamber’in Necranlı’lara gönderdiği bir diğer mektub şöyledi; “… Ne olursa olsun, az olsun çok olsun, ellerinde ne bulunduruyorlarsa kiliseleri ve manastırları kendilerine aittir. Allah’ın ve Resulunün zimmeti onlar üzerinedir. Hiç bir piskopos, piskoposluk vazifesini gördüğü yerden, hiç bir rahip kendi manastırından ve hiç bir papaz kendi kilisesinden alınıp bir başka yere gönderilmeyecektir. Onların ne hak ve hukuku ve ne de onların alışageldikleri hiç bir şey bir değişikliğe tabi tutulacaktır. Onlar samimiyetle hareket edip, üzerlerine düşen vazifeleri hakkıyla ifa ettikleri müddetçe, Allah’ın ve Resulunün zimmeti bunlar üzerine olacaktır. onlar ne bir zulme uğrayacaklar ve ne de kendileri başkalarına zulmedeceklerdir”.

Devamını Okumak için »

HAREM HİYERARŞİSİ İÇİNDE MAAŞ SİSTEMİ

İmparatorluğun hazinesi içerisinde harem sakinlerine ayrılan maaşlar (mevacib) kurumun kendi içerisindeki hiyerarşiyi ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir. Yine de alınan bu maaş kişilerin bütün servetinin göstergesi olmasa bulundu konumun önemini vurgulamaktaydı.
Harc-ı Hassa defterleri incelendiğinde kaşımıza üç kısımdan oluşan bir tablo çıkmaktadır. İlk grup valide sultan,  haseki sultan ,padişah kızları ve şehzadelerden oluşan yani sultan lakabını taşıyan elit ve en üst kısımdır. Daha sonra ise kurumun en önemli görevlilerinden biri olan baş kethüda ve padişahın süt annesi olan daye hatun gelmektedir. En alt kısım ise en kalabalık bölümü oluşturan hizmetçi kadrosunu oluşturmaktadır.
Verasette dahil olmak üzere harem kurumu içerisindeki her türlü düzenleme ve idari işlerden sorumlu olan valide sultanın tartışmasız konumunu aldığı maaşla da kendini belli etmektedir. Hürrem Sultan’dan sonra haremi yöneten ilk valide sultan olan Nurbanu’nun günlük 2000 akçelik bir maaşı bulunmaktadır.
Safiye Sultan’nın maaşı ise oğlu III. Mehmet tarafından  günlük 3000 akçeye çıkartılmasıysa tahta çıkmasından bir buçuk yıl sonraya yani Eğri seferi için İstanbul’dan yola çıkılmasının hemen öncesine rastlar.Bu yükseltme hiç şüphesiz padişahın yokluğunda kendisine verilen otoritenin işaretidir. Sefer dönüşündeyse maaşın eski haline çevrilmediği görülür.
III.Mehmet’in ölümünden sonra eski saraya çekilen Safiye Sultan yine günlük 3000 akçe maaş almaya devam etmiştir.  O sırada tahtta olan 1. Ahmet’in annesi ise 1000 akçe maaş almaktaydı. Bunun nedeni olarak da babasının her konuda annesinin gölgesinde kalmasını eleştiren padişahın makamın gücü ve otoritesini sınırlandırmak için böyle bir harekette bulunmuştur.
Daha sonra tahta çıkan 1.Mustafa’nın annesi ismi tarif kaynaklarında geçmez. Yine günde 3000 akçe maaş almıştır .Bunun nedeninin de oğlunun akli yönden yetersiz olması nedeniyse sahip olduğu sorumluğun bir göstergesi olarak kabul etmek mümkün.
Kösem Sultan iki oğluna yirmi beş yıl boyunca valide sultanlık yapmış ve inanılmaz bir güce kavuşmuştur. 1648 yılında İbrahim’in tahttan indirilmesi ve yerine yedi yaşındaki oğlu IV.Mehmet’in geçirilmiş olsa da Valide-i Muazzama olarak anılmaya ve gücünü korumaya devam etti. Valide Sultan olan Turhan 2000 akçe maaş alırken Kösem 3000 akçe maaş almaya devam eder. Kösem Sultan’ın saray içerisindeki egemenlik savaşın kaybetmesi ve 1651 yılında öldürülmesinden sonra haremin tek hakimi olarak Turhan Sultan’nın maaşı 300 akçeye yükseltilir.
Devletin en yüksek ve stratejik kurumlarında görev alan şeyhülislam için günde 750 akçe, Rumeli Kazaskeri için günde 572 akçe, Anadolu Kazaskeri için 563 akçe, yeniçeri ağası için 500 akçedir. İmparatorluğun sahibi olarak görülen padişahın bile günlük cep harçlığı 1000 akçedir. Padişah ve annesinin maaşları arasındaki bu oran valide sultanlığın önemini iyice gözler önüne sermektedir.
Haseki Sultan: Tahta geçecek olan şehzadenin annesi olarak konumu harem içerisinde valide sultandan hemen sonra gelmektedir. 1575 yılında III.Murat tahta çıktığında hasekisi Safiye Sultan günlük 750 akçe maaş alamaya başlar. O dönem içerisinde Safiye’nin maaşına yaklaşabilen tek kişi Murad’ın halası yani Kanuni ve Hürrem’in kızı olan Mihrimah Sultan’dı. Kanuni’nin Manisa’da ki şehzadelik döneminde annesi Hafsa Sultan günde sadece 200 akçe almaktaydı. Kanuni’nin resmi nikahlı eşi olan Hürrem’in aldığı 2000 akçelik maaş kendisinden sonra hiçbir hasekiye verilmemiş sadece valide sultanlara tahsis edilen bir miktar olmuştur. Bu uygulamadaki iki istisnaya  ise Nurbanu(1000 akçe) ve Safiye’de(700 akçe) rastlanır. Padişahın eşleri arasında fark yani hasekilik makamı kalktığında bile eşlerin konumu kız kardeşlerden üstün oldu. İbrahim’in kız kardeşleri  Ayşe Fatma ve Hanzade Sultanlar günde 400 akçe maaş alırken iki cariyesi günde 1000 ve 1300 akçe maaş almaktaydı. 17.yy!a baktığımızda ise hasekilerin aldığı günlük yüz akçe maaş makamın önemini iyice yitirdiği anlamına geliyor.
Sultanların  saray içerisinde ki konumu önemli bir role sahip olan devlet adamlarıyla evlenmesiyle artmaktaydı. Saray içerisinde bekar olarak hayatını sürdüren bir sultan kızı günlük 100 akçe maaş alırken evlendikten sonra bu maaş 300 yada 400 akçeye çıkardı. Bu durum sadece sultan kızları için değil şehzadeler içinde aynıdır.Süleyman Manisa sancağında günde sadece 67 akçe sarayda bulunan evlenmemiş kız kardeşi  40 akçe maaş almaktaydı.Saray içinde yaşayan bir şehzadenin maaşı hiçbir zaman 100 akçenin üstüne çıkmamıştır. Toprak ya da herhangi bir dış kaynakla beslenmeyen maaşları harem içindeki diğer kişilere oranla oldukça düşük olmasının nedeni henüz saraya bir hizmette bulunmamalarından kaynaklanmaktaydı.
Daye Hatun: Padişahın süt annesi konumundaki bu kadınlarla padişah arasındaki ilişki bazen tam manasıyla bir anne oğul ilişkisi gibi gelişebiliyor. Fatih dayesi Ümmü Gülsüm’e  İstanbul ve Edirne’de cami yaptırabilecek kadar gelir vermiştir. Bunda padişahın annesinin küçük yaşta ölmesinin de etkisi bulunmaktadır. II. Osman’nın dayesiyse valide sultanın ölümünden sonra iki sene ona yol gösterici bir konumda bulunduğu dönemde günde 1000 akçe maaş almıştır.  II.Beyazıd ise kızlarından birini dayesinin oğullarından biriyle evlendirir. Şemsi Ahmet Paşa aynı zamanda sultanın yakın bir arkadaşı olmasıyla tanınmaktaydı. III. Mehmet’in dayesinin kızıysa sadece birkaç gün sadrazamlık yapan Mehmet Paşa ile evliydi.
Kethüda Kadın: Haneden ailesiyle doğrudan bir bağı bulunmadığı halde elit kesin arasına girmeyi başarmıştır. Aynı padişahın süt annesi Daye Hatun gibi Kethüda Hatun’da ilk dönemlerden beri önemli bir yere sahip olmuştur.Makamın esas görevi padişah ve valide sultanın hizmetlerini yerine getirecek olan seçkin bir grubun eğitiminden sorumlu olmaktı.
II. Bayezit ve I. Selim saltanatlarından sonra Harc-ı Hassa defterlerinde yerini alır. Makamda bulunan en güçlü kethüda ise III.Murad döneminde sarayda bulunan Canfeda  Hatun’dur. Nurbanu Sultan  önce oğluna haremin yönetimi ona bırakmasını söylemiş. III.Murat’ta annesinin vasiyetini yerine getirmiştir. Kendisinin emeklilik maaşı günde 100 akçe olmuş daha sonra üstlendiği imar işleri için yetersiz kaldığı anlaşıldığında yükseltilmiştir. Aile üyelerinden sayılmasının bir başka nedeni de hem padişah annesi hem de valide sultan’a vekalet edebilmeleriydi.
Hanehalkı: Sarayın üst kısımlarındaki elit aile hanesinin büyüme göstermesiyle hane haklının da çoğalması kaçınılmaz olmuştur. Burada hane halkı ve hizmetkarlar olarak karşımıza çıkarlar. Hizmetkarlar sarayın günlük işleriyle ilgilenen en alt seviyede ki üyelerinden oluşuyordu. Bunlara da dişi köle anlamına gelen cariyeler olarak bilinirlerdi. Hane halkı terimi ise cariyelerden konum ve maaş olarak bir üst noktada bulunan mevki sahibi olan harem halkı için kullanılıyordu. Bu grup haremdeki kaba işleri yapanlardan oluşmakla beraber saraya yeni alınmış ve henüz eğitim aşamasındaki kızlardan da oluşmuş olabilir. Maaş seviyelerindeki farklar görev bölümünün bir sistem şeklinde olduğunu düşündürmektedir.

İmparatorluğun hazinesi içerisinde harem sakinlerine ayrılan maaşlar (mevacib) kurumun kendi içerisindeki hiyerarşiyi ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir. Yine de alınan bu maaş kişilerin bütün servetinin göstergesi olmasa bulundu konumun önemini vurgulamaktaydı.

Harc-ı Hassa defterleri incelendiğinde kaşımıza üç kısımdan oluşan bir tablo çıkmaktadır. İlk grup valide sultan,  haseki sultan ,padişah kızları ve şehzadelerden oluşan yani sultan lakabını taşıyan elit ve en üst kısımdır. Daha sonra ise kurumun en önemli görevlilerinden biri olan baş kethüda ve padişahın süt annesi olan daye hatun gelmektedir. En alt kısım ise en kalabalık bölümü oluşturan hizmetçi kadrosunu oluşturmaktadır.

Verasette dahil olmak üzere harem kurumu içerisindeki her türlü düzenleme ve idari işlerden sorumlu olan valide sultanın tartışmasız konumunu aldığı maaşla da kendini belli etmektedir. Hürrem Sultan’dan sonra haremi yöneten ilk valide sultan olan Nurbanu’nun günlük 2000 akçelik bir maaşı bulunmaktadır.

Safiye Sultan’nın maaşı ise oğlu III. Mehmet tarafından  günlük 3000 akçeye çıkartılmasıysa tahta çıkmasından bir buçuk yıl sonraya yani Eğri seferi için İstanbul’dan yola çıkılmasının hemen öncesine rastlar.Bu yükseltme hiç şüphesiz padişahın yokluğunda kendisine verilen otoritenin işaretidir. Sefer dönüşündeyse maaşın eski haline çevrilmediği görülür.

III.Mehmet’in ölümünden sonra eski saraya çekilen Safiye Sultan yine günlük 3000 akçe maaş almaya devam etmiştir.  O sırada tahtta olan 1. Ahmet’in annesi ise 1000 akçe maaş almaktaydı. Bunun nedeni olarak da babasının her konuda annesinin gölgesinde kalmasını eleştiren padişahın makamın gücü ve otoritesini sınırlandırmak için böyle bir harekette bulunmuştur.

Devamını Okumak için »

UNUTTUK SANMA


Devamını Okumak için »

TÜTÜN KULLANIMININ TARİHÇESİ

Prof. Dr. Y. İzzettin Barış

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında 60 milyon insanı erkenden öldüren ve   Asrın vebası  olarak bilinen tütün alışkanlığının sadece 2020 yılında da öldüreceği  insan sayısının % 70.i gelişmekte olan  ülkelerde olmak üzere 10 milyon kişiyi yok edecektir. 1974-76 yıllarında gelişmekte olan ülkeler, global tütün tüketiminin % 49.una sahipken  tütün endüstrisinin gayreti ile bu oran 2000 yılında % 71.ulaşmıştır.

Tütün tarımının Milattan Önce (M.Ö)   6000 yılında  Amerika kıtasında başladığı ve bu  tarihten 4,500 yıl sonra Orta Amerika’da yaşayan, Mayalar’ın tütün  kullanıldığı  tarih kitaplarına geçmiştir. Yerliler önceleri kuru tütün yapraklarını  sararak veya ufalayarak ilkel pipolarda kullanmaktaydı. Bazıları ise tütünden yapılmış sakızları çiğnedikleri, tütün tozlarını derilerine sürdükleri veya lavman gibi kullandıkları anlaşılmaktadır. Sonraları  tütün üretimi ve kullanımı Kuzeyde Kızıl deriler, güneyde de İnkalar tarafından benimsenmiştir.

Avrupalılar tütünü 1492 yılında Küba’ya ayak basan Christopher Columbus sayesinde öğrenmişlerdir. Aslında Columbos’un amacı yeri kıtada altın bulmaktı. Küba adasındaki yerlilerin dini törenlerde ve şölenlerde keyifle tütün içmekteydi. Avrupa’dan gelen denizcilere de ikram ettikleri bu nesneyi Tobacos olarak tanıtmışlardır. Bugün Karayip denizindeki tütün yetiştiren  adalardan birisi de Tobaco adası olarak isimlendirilmiştir. Tütün kullanmanın ilk zararını Columbos’un Avrupa’ya dönüşünde Rodrigo de Jerez isimli denizci görmüştür. Jerez içtiği sigaranın dumanlarını burnundan çıkardığında, onu seyredenler, “Bu adamın içinde şeytan var” diyerek kiliseyi şikayet ederek   cezalandırmasını sebep olmuşlardır!

Devamını Okumak için »

OSMANLI DEVLETİ TAŞRA TEŞKİLATI

Ahmet AKDENİZ

img015Klasik çağında bir cihan devleti haline gelmiş olan Osmanlı, topraklarının genişliği nedeniyle yönetimde çeşitli idari taksimatlar gerçekleştirmiştir. Osmanlı Devleti’nin merkezi olan İstanbul’daki idari yapılanmasına “merkez teşkilatı”, buranın dışındaki teşkilat yapısına ise “taşra teşkilatı” adı verilmiştir.

Bu teşkilat batıda Tuna boylarında Dalmaçya kıyılarına, doğuda Fas’tan Endonezya’ya, Moskova’dan Mozambik’e kadar olan akıl almaz genişlikteki devasa toprak sahasını içine almaktaydı. Osmanlı bu ülkeler arasında bağlantı kurmuş ve büyük hizmetler götürmüştür. 1607 sayımında Osmanlı Devleti’nde 553.000 şehir, kasaba ve köy bulunduğu tespit edilmiştir. Bu rakama göçebe aşiretler, mezralar ve iç işlerinde serbest olan eyaletler dâhil değildir.

Bahsi geçen şehirlerde yaşayan topluluklar ise, sahip olduğu haklar ve üstlendiği görevler bakımından “askeri” ve “reaya” olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır. Askerler yönetici kadroyu, ziraatçı, esnaf ve tüccarlardan oluşan reaya ise devletin vergi kaynağını oluşturmaktaydı. Osmanlı’da bu iki sınıf arasındaki denge özellikle taşra teşkilatının temel sorunu haline gelmiştir. Reaya fırsat buldukça askeri zümre içerisine girmeye çalışmış, devlet ise bu kapıyı tamamen kapatmamakla birlikte çok sıkı ve net kurallarla reayanın askeri sınıfa katılmasını zorlaştırmıştır. Buna örnek olarak da 16 ve 17. yüzyıllarda sık sık çıkartılan statü belirleyici fermanlar gösterilebilir. Bunun sebebi ise Osmanlı Devleti’nin ekonomisinin neredeyse tamamının reayadan alınan vergilerin oluşmasıdır. Askeri sınıfa geçen her kişi, devletin bir miktar vergiden muaf kalacağının göstergesidir.

Tanzimat Devri, Osmanlı’da idari alanda düzenlemelere acilen ihtiyaç duyulduğu ve ülkemizde de yerel yönetim geleneğinin oluşumunda temel teşkil eden imparatorluğun son yüzyılıdır. Bu idari modernleşme ise kültürel, hukuki, sosyal ve tabi ki siyasal değişimleri kapsamıştır. Tanzimat Devri ile birlikte hemen hemen her alanda meydana gelen bu düzenlemeler Osmanlı’nın taşra teşkilatını da içine almıştır.

Bu düzenlemeler nedeniyle de Osmanlı taşra teşkilatını incelerken bu yapıyı “Klasik Dönem Osmanlı Taşra Teşkilatı” ve “Tanzimat Devri Osmanlı Taşra Teşkilatı” olarak iki ayırmak daha sağlıklı olacaktır.

Devamını Okumak için »

OSMANLI RESİM ARŞİVİ

[adsız.JPG]blog.wolkanca.com adresinin yazarlarından biri olan sevgili onurius, eline geçen pek çok Osmanlı resimini blogda okurlarıyla paylaşmış. Resimleri kısaca şu başlıklar altında toplamış: Osmanlı resimleri, resim arşivi, Ilulstrasyon Osmanli Resimleri, Osmanli Haritalari, Turk Denizcilik Tarihi Kartpostallari, Osmanlı Yunanistanı, Sultan II. Abdulhamid , Piri Reis Haritalari, Osmanli Halklari, Askerleri, Memurlar, Kostumleri, Minyatur Resimlerle Osmanli Halki, Hat Sanatı, 1890-1910 Donemi Osmanli Fotograflari, Osmanli Tarihi Resimleri… Onurius, bu resimler ile ilgili şöyle bir de açıklama yapmış:

“Osmanlı resim arşivim sizlerle: Geçtiğimiz aylarda elime çok büyük bir Osmanlı resimleri arşivi geçti. Arşiv çok büyük ve kimsenin çok fazla bilmediği resimlerden oluşuyor (gün yüzüne çıkmamış resimlerden) Bende sizler için bir web albüm oluşturup yüklemek istedim. Geçmişini bilmeyen geleceğin planınıda kuramaz mantığı ile oluşturduğum arşivi beğeneceğinizi umuyorum.” Devamını Okumak için »